Medeniyet Nedir?
-“Medeniyet”in etimolojik kökeni İbranice’de şehir anlamını karşılayan “Medine”dir.”Medine”,ortak davranış kurallarına tabi, düzenli bir birlikte yaşama,”devlet” kurma olgusunu gösterir. Cemil Meriç’e göre medeniyet;”İnsanın kendini inzibat altına alması, fikirce, ahlakça, ruhça yükselmesi için lüzumlu olan kolektif araçların tümü”.Türkçe karşılığını “uygarlık” olarak belirlediğimiz bu kavram, tarihsel gelişiminde “insanın kendisiyle, ahlak normlarıyla ve tabiat kanunlarıyla olan sürekli mücadelesi” olarak karşımıza çıkmıştır. İlkçağ insanının tabiat kanunlarına ve diğer canlı türlerine karşı olan mücadelesi beraberinde farklılaşmayı ve “ben kimim?” sorusuna cevap arama ihtiyacını getirmiştir. Hayvanlardan farklı olarak bazı özelliklerinin bulunduğundan hareketle benlik bilincine varan insan bu şekilde kimliğini tayin etmiş ve aynı zamanda medeniyet tarihini başlatmıştır diyebiliriz.
-Kelimenin kökeniyle ilintili olduğu üzere, medeniyet, yerleşik hayata geçilmesiyle beraber insanın çeşitli kazanımlara ve değerlere ulaşması olarak adlandırılır. Geçmişteki mücadeleler, öngörüler, fikirler ve hareketlerin aynı kaynaktan beslenmiş olması, öyle ki, insan topluluklarının ortaya koyduğu medeniyet telakkilerinin birbirinden farklı olmasını önleyememiştir.”Evrensel ve cihanşümul bir medeniyet kavramından söz edilebilir mi?” sorusu beraberinde tüm insanların aynı şeyi düşünmesi, aynı şeyleri gözlemlemesi ve neticede aynı çıkarımlarda bulunabilmesi mümkün müdür sorusunu getirir. Hayvan ve bitkiler için geçerli olması mahfuz, tüm insanlığın aynı kalıba girmesi düşüncesi, insanın ruh ve zihin dünyasına aykırıdır. Metafiziği ve beraberinde ruhu reddeden diyalektik materyalizm bu gibi öngörülerde bulunmaktadır. Oysaki insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerin başında ruh ve zihin dünyasının özgünlüğü gelir. Bu tezden hareketle toplumların sosyal, kültürel ve düşünsel değerlerinin kendine özgü olmasının farklı medeniyet tanımlarının ve düşüncelerinin ortaya çıkmasına zemin hazırladığını söyleyebiliriz.
Kent-Medeniyet İlişkisi
“Bu şehr-i Stambul ki bi misl-ü behadır
Bir sengine yek-pare Acem mülkü fedadır..”
-Kentler, büyük bilim ve sanat merkezi olma vasfını taşır. Bunun yanında özellikle zanaat, ticaret ve üretim gibi iş kollarının hep şehirlerde olması medeniyetlerin kent merkezli ortaya çıkmasına neden olmuştur. İktisadi ve siyasi şartların uygun olduğu yerlerde bilim adamları, sanatkârlar, şairler ve mütefekkirler daha iyi çalışma ortamları bulabilmiştir. Bunu ise siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeler izlemiştir.
-Endülüs’ten Semerkand’a, Saraybosna’dan Şam’a, İstanbul’dan Bağdat’a tüm İslam coğrafyasında doğaya tahakküm etmeyi değil, onu daha da güzelleştirmeyi amaç edinen estetik bir dünya görüşü şekillendiğini görüyoruz. İslam’ı diğerlerinden ayıran husus, tabiata olan bakışıdır. Bu özün en iyi İslam şehirlerinde görülebiliyor olması, kent-medeniyet ilişkisi bakımından önemlidir. Bağdat’ı Paris’ten, Buhara’yı Londra’dan ayıran, kuşkusuz, beslendikleri medeniyet telakkileridir. Yine iki Roma İmparatorluk başkenti olan İstanbul ve Roma’yı birbirinden ayıran da Doğu ve Batı kültürlerini temsil etmeleridir.
-Kozmopolit ve çokkültürlü bir sosyal hayata sahip olan şehirlerde İslam kültürüne bağlılığın yanı sıra yerel geleneklerin de birleştirici bir unsur olarak toplum değerlerini etkilemesiyle “sui generis” bir kentlilik bilincinin meydana gelmesi söz konusudur. Geleneklerin birleştirici etkisi burada açıkça göze çarpmaktadır. Zira kimliğini tayin etmek için “toplumsal belleklerine” başvuran insanlar, geçmişte barış içinde bir arada yaşayabilmelerinden hareketle bundan sonrası için de pekâlâ birlikte olabilecekleri gibi bir çıkarımda bulunurlar. Geleneklerin dünyasında farklılıklar henüz bir ayrışma vesilesi değildir. Medeniyet kentlerinin insanları,”öteki”yi karşısında kimlik ispatına girişilmesi gereken bir kavram olarak görmemektedir. Hatta özellikle toplumsal yaşam ve dini inanışlar mevzusunda birçok benzer noktaların varlığını öne çıkarmaktadır. Bilhassa semavi din mensupları bu biçimde çok kolay yakınlaşabilmiştir. Sıkça verilen “kilise-cami ve havranın neredeyse yan yana olma” durumu da bununla ilgilidir. Tek taraflı bir tekfir söz konusu olsa da İslam’ın semavi din müntesiplerine her zaman için bir açık kapı bırakıyor olması da dikkat edilmesi gereken bir noktadır.
-Bir medeniyet kentinde insanlar birbirlerine karşı kimlik ispatına girişmediği gibi birçok konuda işbirliğine de gidebilir. Bu müşterek girişimler, ortak aklın ve ortak kentlilik bilincinin gelişiminde fazlasıyla etkili olur. Mevlana’nın vefatına Müslümanlarla birlikte ağlayan ve yas tutan Yahudileri, Hıristiyanları, Mecusileri düşününüz. Bir medeniyet güneşinin batması, insanları dini seçimlerine bakmaksızın nasıl da yaralıyor. İşte burası ve bu halk gerçekten bir medeniyet kurabilmeye istidatlıdır. Zira ortak bir bilinç gelişmiştir ve aynı olaylara karşı aynı refleksi veren insanlarda birlik duygusu öne çıkmaktadır. Bu şekilde geniş ufuklu bir düşünce tarzına sahip olan insanların, önyargıları ve tabuları devirerek nasıl büyük mucizeler yaratabileceğini düşünün. Nasıl ki Rönesans’da dilleri ve toplumları farklı olan bilim insanları, sanatkârlar ve düşünürler bir araya gelerek bugünkü Avrupa medeniyetinin temellerini atıyor ve Avrupalılık kimliğini meydana getiriyor, Endülüs’te, Bağdat’ta Konya’da ve İstanbul’da da aynı şekilde büyük düşünce hareketleri oluşmuştur.
-Çok kültürlük beraberinde ya savaşı ya da muazzam gelişmeleri getiriyor. Kentlilik bilincini kazanmış insanlar, aynı memlekette yaşadıkları “hemşehri”lerinin dini inançlarına ve yaşayış biçimlerine de saygı duyma erdemine ulaşmış oluyor. Bu ise kimliklerin farklılıkların değil ortak noktaların üzerinde teşekkül etmesini sağlıyor.
-Meselenin mihenk taşı “mesuliyet”tir. İnsanımız kendisini milletine ve kentine karşı mesul hissederse bütün hayati kuvvetlerini de bu yöne teksif etmekte pek zorlanmayacaktır. Modernleşme, beraberinde “farklılıkları vurgulayan bir kimlik tanımı” getirdiğinden kentlilik bilincini de derinden yaralamıştır. Bunun haricinde yeni Türkiye’nin başkenti İstanbul’dan küçük bir Anadolu şehri olan Ankara’ya taşıması da kentlilik bilincinden Anadoluluğa ve daha sonra da Türklüğe geçileceğinin açık göstergesidir. Öncesinde sadece İslam dahi kimlik tanımında yeterli oluyordu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise kısmen doğru olan “Türklüğün unutulduğu tezi”inin kabulüyle yeni bir “Türklük bilinci” savunulmuştur. Yüzde 70’e yakını köylü olan bir nüfus şehirlileşme sürecinden önce “Uluslaşma” sürecine girdiğinden ne köylünün köy kültürünü kente taşıması engellenebilmiş, ne de Modernizm ve yeni bir ulus yaratma projesi tam anlamıyla başarılı olmuştur. Oysa kentlilik bilincine varamamış bir toplumun, üstelik köylü bir halkın, ne modernleşmesi mümkündür, ne de istenilen kalıba girmesi. Açıkcası Modernleşmemizin başarısız olmasının sebeplerinden biri de işte, kent kültürünün gelişmesi beklenmeden ani bir hareketle Yenileşmeye kalkışılması... Üstelik bunun radikal bir biçimde gerçekleştirilmesi…
-Geleneksel olan ayrıştırır, Modern olan birleştirir. Henüz ortak bir kültürel bileşke ve kimlik kazanmamış bir topluma,”farklılıkları vurgulayan” bir ideoloji telkin edildiğinden bugün dahi insanımızın sosyal ve kültürel alandaki sorunları çözülemiyor. Artık “efkar-i umumi” değil bireysel fikirler ve tercihler etkili oluyor. Bu hızlı yabancılaşma ve yalnızlaşma,”hemşehrilik” olgusunu şehir sınırlarının dışına taşımıştır. Memleketinde en ufak bir menfi hadisede türlü hakaretler edip yumruklaşacağı bir “hemşehri”sine yabancı bir memlekette rastladığında boynuna sarılan, muhabbet eden insan tipi, modernizmin toplumumuza hediyesidir. Sevgi, muhabbet ve edepten yoksun, samimiyetsiz, iğreti sosyal ilişkiler… Oysa “Gelenek Dünyamız”da insan ilişkilerinde her şeyden önce açık ve duru bir samimiyet mevcuttur. Bu samimiyet,”aynı şehirde yaşıyor olma” olgusunu bir şuur haline getirmiş ve bu şehirlerde medeniyet değerleri hızlı bir ilerleme kaydetmiştir. Bu sebeptendir ki bunları “medeniyet kentleri” olarak adlandırıyoruz.
-İstanbul, bir Roma şehri olarak kurulmuş ve çok uzun yıllar Doğu Roma’ya başkentlik yapmıştır. Onun bu “Romalı” kimliği, çok kültürlülüğün imparatorluk formu olarak 2.Mehmet’ten itibaren Osmanlı’ya taşınmıştır. İstanbul’un alınmasıyla Osmanlı “imparatorluk” vasfını kazanmış, Sultan Mehmet ise “Fatih” olarak adlandırılmaya başlanmıştır. İstanbul’un şu önemine bakınız. Bir devleti imparatorluk, bir Hakan’ı Fatih yapıyor! Hal böyleyken onun sadece surlarla çevrili bir yerleşim olmadığını açıkça belirtebiliriz. O, başlı başına bir medeniyettir ve bu medeniyeti asırlarca taşımıştır, taşımaya da devam etmektedir.
Okunma Sayısı : 147
|