Âdemoğlunun günahları, hataları, düşmeleri, sürçmeleri artık dağlar büyüklüğüne ulaştı günümüzün modern dünyasında... Bunca günaha, bunca ma'siyete, hal ve hareketlerimizdeki ölçüsüzlüğe binler pişmanlık duygularımızla birlikte birer insan olarak gözyaşlarının suyuyla temizlenmesini de bilmeliyiz... Hoş insan düşmeden, emeklemeden, sürçmeden yol alamaz. Fakit iş odur ki düşmeden ve sürçmeden sonra, doğrulup kendine gelmek ve yoluna devam etmesini bilmelidir zira zaten zor olanı da budur… Biz yerliler onun için, ağlamalıyız; vefasızlığımıza, bir türlü samimi olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli düşmelerimize, bulunduğumuz makamın hakkını veremeyişimize, imanımıza rağmen bu minvalde sağlam bir duruş sergileyemeyişimize ve bizim gibi davrananların münasebetsizliklerine… Hem öyle bir pişmanlıkla ağlamalıyız ki bu duruma; vazifesi ağlamak olan gökler ötesinin vazifedarları dahi bundan böyle hep bizim bu çığlıklarımıza gözyaşı döksünler, dökebilsinler...
Gelin, bugüne kadar gülüp eğlenmelerimize karşılık biraz da feryad-ü figan türküleri söyleyelim. Dualar edelim. Hem dualarımızı mümkün kılan şey, onun gerçekleşeceğine olan inançlarımız değil midir? Bizler bir yolunu bulup, gizlilikle, tevazuyla, korku ve ümide dayalı yönelişlere, samimiyetle, Allah'a saygılı bir şekilde dua ve gözyaşlarımızla nefsânî yaşamaya veda edip biraz olsun dertlenerek hayatın başka renklerini de duymaya çalışmalıyız en azından...
Hazır ömrümüzün işe yarar günleri büyük ölçüde boşa gitmeden, ufukta bu hayat gündüzünün gecesinden emareler taşırken, kalkıp o uzun gecelerde sönmeyen bir çerağ tutuşturmalıyız.. Kendimize gelmeli, dağınıklıklardan sıyrılmalı, özümüze dönmeli ve ciğerlerimizin hasretini gözyaşları ve dualarla soluklamalıyız ve bilmeliyiz ki, Hak katında göklere dualar, toprağın bağrına da gözyaşlarından daha aziz hiçbir şey ulaşamaz! Gelin, çöllerden daha kuru şu beyabanda herkese gözyaşlarının sâkisi olalım ve güftesi heyecan, bestesi ağlama en taze meyvelerden yepyeni ziyafetler tertip edelim...
Ne dersiniz? İçimizdeki melekutî sese pencerelerimizi açıp yüzümüzü her dem o nurun şavkı ile yıkayalım mı? Ve kömür mahiyetindeki ve henüz emekleme devresinde, taş devrinde olan iptidâî hislerimiz ile aramıza ne koyalım? Bence ne virgül, ne nokta. Yüzümüze açılan tek bir pencere olmalı. Hep ve her an onu düşünelim, onu soluklayalım ki, bir gün gerçekten açılıversin. Ama, diğer yöne gelince onu tasavvurumuzdan bile kaldıralım. Çünkü onun aslı zulmettir. Ve siyah, yutar. İnsanız, cismimiz kalır, ruhumuz gider. Yani, varlık artık bizim gözümüzde mânâsını yitirir. O halde sadece şekilde insan olmaktan Rabb’e sığınalım, çünkü burası bir imtihan meydanıdır sevgili dostlarım, dua zırhını şuurumuzun en ince yerlerine yerleştirelim hemen. Öyle bir yerleştirelim ki, şuur altımız dahi dualı olsun. Çünkü selamet ancak Allah’ın elindedir. Ve kışın soğuğundan, yazın sıcağından müteessir olan insan esasen Mâlik değil, mülktür…
Okunma Sayısı : 219
|