Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla ifa ederler. İşlerini istişare ile yürütürler, kendilerine nasib ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler. (42/38)
***
Malum yaşanmış, tecrübi bir hadisedir: Millî şairimiz her sabah namazı için Sultanahmet Camii’ine gittiğinde hep aynı yerde ağlayan bir adama rastlar. Adam her Allah’ın günü iki gözü iki çeşme mihrabın altında ağlamaktadır. Bir gün değil, iki gün değil her gün bu manzara tekerrür etmekte ve bu hal hiç kimsenin gözünden kaçmadığı gibi Millî şairimizin de gözünden kaçmamaktadır elbette. Ve bir gün dayanamaz ve yaşlı adamın yanına doğru giderek bu gizemli halini öğrenmeye çalışır şairimiz. Ve kendisi bizzat bu diyaloğu da şu şekliyle aktarır nesli atiye kulaklarınıza küpe olsun dercesine:
Sabah namazlarını kılmak için Sultan Ahmet Camii'ne gidiyorum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde durmadan ağlarken görüyorum.
O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına sokuldum ve 'Muhterem' dedim, "Niye bu kadar ağlıyorsun? Allah'ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?" Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
"Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak," dedi. Ben anlatması için çok ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
"Efendim, ben Abdülhamid Han cennet mekânın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askerî görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadâret makamına gönderdim. Dilekçemde dedim ki: "Annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticarî işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum."
Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya hünkârdan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifâhî olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm. Abdülhamid Han gerçekten çok celâdetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, sultanın hâllerini bize anlatırken 'Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı' derdi. Efendim Allah ona rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben durumumu anlatmak için bizzat o celâdetli ve haşmetli padişahın huzuruna çıktım ve:
"Hünkârım, sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken böyle" diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum. Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han cennet mekan, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi hareket yaparak, "Haydi seni istifa ettirdik!" dedi. Tabiî ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Ve hiç vakit kaybetmeden memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya gördüm. "Âlemi mânada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu.
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Yıldız Sarayı'nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan Abdülhamid Han cennet mekân ise, edebi hürmetle, kemerbestei ubûdiyetle Kâinatın Efendisi'nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam altında bulunan birliğe geldi. Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı için askerler darma dağınıktı.
Bu hâli gören Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Abdülhamid'e dönüp: "Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerde?!" buyurdu. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, mahcup bir hâlde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti edeple Efendimize:
"Ya Resûlallah! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar ettiği için biz de onu istifa ettirdik.." dedi. Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm "Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik." buyurdu. Şimdi söyle, ben ağlamayayım da kimler ağlasın?
* * *
Aradan yaklaşık yüz yıl geçer ve âlemi İslam’a, ümmetin kaderine ait meseleler yine aynı usul ve esaslarla ve farklı mercilerde farklı temsilcilerle ayni ciddiyetle ele alınır ve işletilmeye çalışılır bir Kutsiler meclisi ile. Simalar farklı, mekânlar farklı, zaman farklı olsa da, dert aynı, ıstırap aynı, çile aynıdır. Yine dünyanın değişik beldelerinde akan göz yaşıdır, ağlayan mazlum insanlar, mağdur müminler, mükedder olan ise ümmettir.
Bu yangını ber taraf etme adına yine birileri bir araya toplanır, dertlenir, kederlenir, doluya koyarlar almaz, boşa koyarlar doymaz hesabı, başkalarını da mağdur etmeden nasıl bu yangını bertaraf ederiz derdiyle kıvranır dururlar. Ve bu halleri ile şu şekilde feryat ederler:
“Tulumban al yetiş imdada, yangın var.
Dedim: Zahirde mi âşık?
Dedi: İhfada yangın var.
Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost
Bülend-avaz ile dersin,
Bakın deryada yangın var!”
Bu duygu ve düşüncelerle yine bir sevki ilahi kalplere Azerbaycan’da da ilham vermeye başlamış ve bazılarının görev yerleri dünyanın değişik beldelerinde ihtiyaçlara göre değişme helezonuna girmiştir. Bu Kutsi iş için, bizzat işin başındaki kişi tarafından her daim başvurulan yöntemle Bakü’de de bir heyet bir araya gelmiş. İhtiyaçlar belirlenmiş. İsimler masaya yatırılmış, daha geniş bir perspektiften meseleler tekrar be tekrar ele alınmış ve her bir arkadaşın kabiliyet ve istidatları ışığında kimler kalmalı, kimler nerelere gitmeli üzerinde saatlerce düşünülmüş ve bu konuda kafa çatlatılmış.
Kolay iş değil elbette. Bir insanın kaderi, ihtiyaçlar baz alındığında başka insanların kaderlerine göre izn-i ilahi ile ele alınıyor ve bir tasarrufta bulunuluyor o kişi hakkında. Ailesi hesaba katılıyor, çocukları, onların okulları, hastalıkları, hassasiyetleri ele alınıyor ve inceden inceye bir gergef dokunuyor sabırla. Efendiler Efendisinin “Benim ümmetim şerde ittifak etmez” buyurduğu gibi bu mukaddes heyet de sadece hayır solukluyor, hayır düşünüyor ve hayır temennisinde bulunuyor. Ve uzun ve çileli bir oturumun ardından da yine arkadaşlardan gelen talepler ışığında kim seneye nerede olacak, kimler nereye gidecek ve hangi işlere refakat edecek belirleniyor.
Nihayetinde iş bu alınan kararların tebliğine geliyor. Çünkü müesseselerinde heyecanla buradan çıkacak haberleri bekleyen heyecanlı bir grup vardır. Onlar da sabırla buradan kendileri için alınacak kararlara odaklanmışlar. Her tarafta heyecanlı bir bekleyiş vardır her Nisan-Mayıs döneminde olduğu gibi yine.
Ve beklenen haber gelir ve herkes verilen tarihte verilen yere gelsin haberi her bir arkadaşa iletilir. Bu ne geçmez zaman, bu ne bitmez bekleyiştir bazıları adına böyle. Derken verilen adrese doğru ülkenin değişik yerlerinden yola koyulurlar hizmet erleri. Kendileri için takdir edileni duymak üzere yollardadırlar. Kaderlerinin geri kalan kısmını geçirecekleri beldeleri sabırsızlıkla merak içinde beklemekteler ve belki de kimileri rüyalarını bile görmüşlerdir daha önceden oraların. Birer ikişer gelir ve büyük salondaki yerlerini alırlar.
Herkeste kimseye söylemek şöyle dursun hissettirmek bile istemedikleri bir heyecan vardır. Çünkü birazdan ülke isimleri havalarda uçuşacak ve birisi de onların kaderi olarak bundan sonraki ikametgâhı olarak nasip payına düşecektir. İstediği yer mi olacak yoksa farklı bir belde mi?.. emin değil kimse. Sonunda isimler okunmaya başlanır: Filipinler, Yemen, Madagaskar, Güney Afrika, Türkiye, Irak, Angola …. Dünyanın 15 farklı ülkesi telaffuz edilir ardı ardına. Koskoca salon bir anda 15 farklı ülke olur. Kimi sevinçli kimi ise kederli. Gidecek olmasından kederli, uzun bir birlikteliğin ayrılığı bu denli kendisine yakinen hissettirmesinden dolayı kederli. Öyle ya, mırıldanıp durduğu şeyler, duydukları ile ilk kez bu denli ciddileşmiş ve hakikaten Azerbaycan’dan ayrılık namelerini kulakları iyiden iyiye işitmeye başlamıştır.
Kalabalık bu duygu gelgitleri yaşarken birisi sessiz sedasız oturmaktadır kimseciklere belli etmeden öylece yerinde. Çünkü kendisine okunan belde ismi Irak’tır. Aklına hemen ailesi gelir. Eşinin bu görevlendirmeye muhtemel tepkisi onu endişeye sevk eder. Hastalıkları vardır. Eşinin ciddi bir bakıma ihtiyacı vardır. Zaten bu görev değişikliğini de o yüzden talep etmiştir. Yoksa Azerbaycan’dan ayrılası değildir. Uzun yıllardır kaldığı bu can vatandan, bu hastalık olmasa uzun yıllar yine kalacak ve gitmeyi aklının ucundan dahi geçirmeyecektir. Gel gör ki, kaderin hükmü öyle değildir. Konuşan kader hükmünü bu istikamette vermiş ve beşerin sözünü ise artık kıymetsizleştirmiştir.
Bu arkadaşımız etrafında olup bitene aldırış etmeden derin bir düşünceye dalar. Ne atılan çığlıkları duyar ne okunan isimlerle kendisine tevdi edilen yerlerin şaşkınlığını yaşayanlara tanıklık eder. Derdi tüm bunlara bir sütre olmuş ve onu o koca kalabalık içinde bir yalnızlığa itmiştir adeta. İlk aklına gelen genel müdür beyle bu durumu paylaşmaktır. Toplantı akabinde doğruca isimleri okuyan abisinin odasına gider. Yanlış anlaşılacağı endişesiyle de biraz da tedirgin bir şekilde mevzuya girer:
- Abi malumunuz bize Irak çıktı.
- Tebrikler Mehmet Hocam, Allah hayırlı mübarek etsin inşallah.
- İnşallah abi, ama bizi uzun yıllardır tanıyorsunuz, yer değişikliği talebimizin nedenini de biliyorsunuz. Eşimin rahatsızlığı yüzünden biz müracaat ettik sizlere. Yoksa biz uzun yıllar kalırdık buralarda.
- Anladım Mehmet Hocam. Bu karar öncesi ben bizzat Irak’ı aradım. Oradaki arkadaşla görüştüm. Sizin eşinizin tedavisi için sizden önce bilgi aldım. O konuda sorun yok inşallah. İsterseniz bir daha arayayım.
Genel müdür bey hemen oracıkta bir kez daha telefonuna sarılır ve arkadaşımızı rahatlatma adına Irak ile görüşür. Orada yeni kurulan hastaneye bağlanır, imkânları hakkında ayrıntılı bilgi alır. Mehmet beyin kalbi müsterih olsun için tek tek yapar yapılması lazım olan ne varsa. Mehmet Bey için sorun yoktur, ama yine de içinde bir endişe yok değildir hanımının kestiremediği tepkisi yüzünden. Öyle ya, bu görevlendirme esnasında verilen resimde sanki onun bu hassas durumu hiç kale alınmamış gibi bir tablo da yok değildir. Pekâlâ, bu açıdan da değerlendirilip durum farklı farklı yerlere çıkabilir söz ve kelamlar.
Bu duygu ve düşüncelerle Mehmet Bey evinin yolunu tutar. En az onun kadar heyecanla evde bekleyen eşi açar kapıyı. Zihnindeki soruyu sormasına gerek yoktur, çünkü yüzüne yansıyan heyecanı zaten aklından geçen soru hakkında kuvvetli fikirler vermektedir. Ama o da kocasının yüz ifadesinden onun içinde kopan fırtınaları idrak edebilecek basirettedir. Hemen saniyeler içinde karşılıklı bu tespitler yapılmış ve ağır adımlarla salona doğru geçilmiştir.
- Belli oldu mu yerimiz?
- Oldu.
- Neresi? Bu arada senin sıkıntın ne, ne oldu?
- Hiç.
- Yoo, senin bir derdin var. Yoksa bir şey mi var?
- Hayır, bir şey yok. Ama..
- Ama, ne?
- Ama yeni yerimiz…
- Evet,
- Yeni yerimiz Türkiye değil.
- Değil mi? Hastalığımı söylemedin mi?
- Söyledim, söyledim elbette..
- Eee, o zaman?
- Irak.
- Irak mı? Nasıl yani?
- İhtiyaç varmış.
- Ne ihtiyacı canım. Ben zar-zor günlük hayatıma devam edebiliyorken..
- …
- Bizim sağlık ihtiyacımız yok mu?
- Şartlar…
- Irak’ta şart mı var canım, her gün görüyoruz televizyonda. Bu benim göz göre göre…
- Öyle değil..
- Neresi değil…
- ….
- ….
* * *
Mehmet Bey, yavaş yavaş genel müdürlüğün kapısına yaklaşır. Dün geçenleri tüm samimiyetiyle paylaşır müdürüyle. Mahcuptur. İlk defa hayatında, ‘Yap’ denileni yapamıyor, ‘Git’ denilen yere gidemiyordur elinde olmayan nedenlerle. Eşi de en az onun kadar bilinçli ve işin farkındadır esasında, ama gel gör ki bu durumda aynı değerlendirmeleri yapamamıştır. Belki hastalığın verdiği ıstırap ile basiret tutulması yaşamış ve aynı pencereden bakamamıştır olaylara.
Genel müdür tüm bunları ve daha fazlasını okumuştur Mehmet beyin yüzünde. Üzüldüğü bellidir her halinden. Ama elinden de bir şey gelmemektedir bu durumda. Genel müdür bey de kaderi zorlamayalım o zaman der kendi kendine. Alternatif şeyler düşünürler her iki tarafı da mağdur etmeyecek, ama ortak bir noktada buluşmak zordur bu tabloda. Aklına Sezai Karakoç’un dizeleri gelir o esnada:
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk cellâdından ne çıkar mademki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adli bir çınar vardır
Özellikle ‘Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır’ dizeleri dolanır dilinin ucunda. Tüm bunlarla birlikte o oraya takılmaz ve bir alt mısraya atlar zihninde: Senden ümit kesmem… der ama ne yapalım diyerek de karşısındaki Mehmet beyi teselli eder.
Mehmet Bey kederli ve hüzünlü bir şekilde tutar evinin yolunu. Kafası allak-bullaktır. Zihni karma-karışık. Duyguları girift, kalbi tutulmuş, aklı ise donmuştur adeta. Içinden başka bir sey: Sen böyle değildin, bana hayret veriyorsun… deyip durmaktadır. Durmaktadır ama Mehmet beyin de acziyeti ortadadır.
Eve girer. Hiç konuşmaz. Eşine yarım yamalak neticeyi söyler. Ilginçtir. Sevinmesi gereken eşi de hoşnut değildir bu manzaradan. İstediği olmuştur ama bu hal onu sevindirmemiştir nedense. Zaten olması gereken de buydu der bir yandan, ama ne derse desin başka taraftan başka söylemeler gelip gelip oturur her ikisinin de kalbine taş gibi.
Bu ruh haliyle günü bitirirler ve odalarına geçerler istirahat için. Çünkü ciddi manada yorucu bir gün olmuştur her ikisi için de. O hal ile kapatırlar gözlerini. Dünyaya kapatılan gözler öteler ötesine doğru pervaz eder kalp ayağıyla. Mehmet beyin eşi gecenin en kuytu vaktinde can havliyle kaldırır eşini…
- Mehmet, kalk… Mehmet kalk…
- ….
* * *
Mehmet Bey, bu kez yavaş yavaş değil koşar adımlarla gelir genel müdürlüğün kapısına. Dün geçenler, yaşananlar bir yana tüm samimiyetiyle soluk soluğa çıkar genel müdürlük odasına. Gecenin bir yarısında yaşananları paylaşır müdürüyle. Bir gün önce o kapıda mahcuptu. İlk defa hayatında, ‘Yap’ denileni yapamıyor, ‘Git’ denilen yere gidemiyordu elinde olmayan nedenlerle. Ama şimdi hayatın en bahtiyar insanıdır. Çünkü kendisine yine git denilmiştir. Hem de bu deme, başka demelere de benzememektedir. Nefes nefese kalan Mehmet beyi genel müdürü sakinleştirir. Şimdi anlat der olanı. Nice sonra Mehmet Bey kendisine gelir:
- Ağabey dün buradan sonra eve gittim.
- Evet..
- Konuştuklarımızı anlattım eşime de. Hiç bir şey demedi. Neredeyse beş kelime konuşmadan günü bitirdik. Şartlar ortadaydı, elimizden bir şey gelmiyordu çok da, ama ne olursa olsun gidememek de bize ağır geliyordu.
- Eee..
- Gece yattık bu halde. Eşim gecenin bir yarısında beni kaldırdı.
Durum git gide heyecanlı bir hal almaya başlamış ve genel müdür bey de daha bir meraklanmış ve bu gizemli, ilginç hadisenin nasıl tamamlanacağı konusunda sabırsızlanmaya başlamıştır iyiden iyiye.
- Eee..
- Gece rüyasında Efendimizi görmüş.
- Efendimizi mi?
- Evet. Efendimizi. Ve bizzat eşime: Siz Irak’a gidin. Çünkü orda size ihtiyaç var demiş.
- Efendimiz mi demiş?
- Evet abi. Eşim kan-ter içindeydi. Nice vakit kendisine gelemedi. Ve daha sonra da bana: hemen git ve abiye söyle, biz ne olursa olsun oraya gidiyoruz de dedi. Ben de sabahı bekleyemedim. Bu sabah olmadı bize. Zaman geçmek bilmedi. O yüzden gecenin bir yarısında sizi aradım bu randevu için alelacele, kusura bakmayın rahatsız ettiğim için…
- Ne rahatsızlığı Mehmet hocam, ne rahatsızlığı, keşke herkes böyle rahatsız etse bizi…
* * *
Gönüllerde inşirah. Dillerde muştu. ‘Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır’ dizeleri terü taze mırıldanmakta. Evet, işin hakiki sahibi yine iş başında. Yüz yıl önce ne kadar kararlı ise yine aynı kararlılıkta. Yüz yıl önce ne kadar ciddi ise yine aynı ciddiyette. Okçular tepesi hususunda ne kadar hassas ise yine aynı hassasiyette. Ümmeti onun için yine aynı önemde. Matiyyeleri yine onun için aynı değerde. Bu her ne kadar Ali-Veli eliyle de gidiyormuş gibi görünse de sebepler bazında, esasında işin başında her daim olduğu gibi yine Sahib-i Şeriat bulunmakta.
Zaman bir kez daha gösterdi ki, hiç bir yönlendirme bu manada boşuna değil. Hiç bir değişiklik gelişi güzel değil. Hiç bir görevlendirme sebepsiz değil. Sakın kader deme, kaderin üstünde de bir kader vardır dendiği gibi, bir üst el her hadiseyi kontrol etmekte, her bir kulu için bir vazife belirlemekte ve işleri yine kendi uktesinde ama sebepler nezdinde sevk ve idare etmekte… Ebu Hureyre’nin de teyidiyle: "Zaman yaklaşınca, mü'minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek Esasen mü'minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür " Buharî'nin rivayetinde ziyadesiyle: "Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz " [Buharî, Ta'bir 26; Müslim, Rüya 8, (2263); Tirmizî, Rüya 1, (2271); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5019) ]. Elbette bu rüyalar da yalan değil, sahibinden emir sadedinde…
Okunma Sayısı : 278
|