“Gök sofralarının, ruha mahsus sofraların başına tertemiz kişileri oturturlar.
İşte oruç, sana onlarla bir kaptan yemek yedirir.”
Hz. Mevlânâ
Gizlendiğin mahzenler ifşa ediyor seni. Geceden giren zaman, hediyeler veriyor. Çağırılıyorsun hayâl edemediğin sofralara. Can davulu sokaklarını gümbürdetiyor. Günün hercü merci tafsilât sayıyorken irkiliyorsun. Kendine ayıramadığın vakitler düşüyor peşine. Boynunu saran kolyenin boncukları dağılıyor. Ne olduğunu anlamadan bir avuç düşlüyorsun, açılıyor bir avuç daha. Beden yaprağın yağıyor orucuna.
Onun adı serinlik oluyor sende; topluyorsun, toparlanıyorsun. Onun karanlığına sabretmeden ışıklarına alınamıyorsun. İçini boşalttığın dakikalardan ilham alarak hazırlıyorsun yerini. Gözden uzak olmak istiyorsun, görülmesin yaşadıkların. Anlaşılmasın bunun adı nedir, siyah kaç renktir? Yürüdüğün yollarda ona benzetiyorsun herkesi. Sanki insanlar başka bakıyor ve yüzlerdeki parıltı ne kadar da ona benziyor. Yakınlık buluyorsun kaldırımlarda, cadde kenarındaki ağaçlarla ahbaplık kuruyorsun. Şehir, ay gibi gülümsüyor dağlardan. Istırabın hâle hâle yârenin oluveriyor.
Dilin damağında bir şeyler kurutuyor. Yıkanıyor duyguların asılıyor düşlerine. Sükût sahurlarında demliyorsun ruhunu. Gülüşlerine bir ney sesi yetiyor. Bir yerlere yetiştiriliyorsun, aceleye mahal yok. Köle oturuşuna geçiyorsun. On bir ay bu uzaklığın hesabını soruyorsun kendine. Kırıp dizlerini sıkı sorular yöneltiyorsun. Teklemeden cevap gelsin diliyorsun ama olmuyor. Acziyet aynasında izzet bulunuyor. Özlem bayrağını kale burçlarına dikiyorsun. Yeni bir aydasın, onunlasın, yüksek bir tepede ve yalnızsın.
Oradan her şeyi daha net görüyorsun. Ne kadar da küçücük oluveriyor evler. O devasa yapılar ne de minnacık kalıyor. Yazarak bitiremediğin acılarına bakıyorsun, bu tepenin başında kalemin inceliyor. Parmaklarının arasından kaydığını anlıyorsun kelimelerinin. Kelimeler, harfleri senden devşirmiyor; yazdırılıyorsun. Sen tutmuyorsun, tutturuluyorsun. Seni böylesine sevdiğine inanamıyorsun. Lâyık bulmuyorsun kendini gök sofralarına. Aşkın bu gönül aşan “gel” seslerine hayret ediyorsun.
Bakışın değişiyor, şaşkınlık ve o hayranlık mevsimi kapıveriyor hücrelerini. Sâde bir tebessümden çıkıyorsun tüm vücudunu mest edecek lâtifliğe. Hissediyorsun ruhunun semâsını. İtikafa girdiğin ömür mescidinin cemâl köşesinde anlıyorsun yalnız olmadığını. Ümmetin dualarına karışıyorsun. Son on gün. Damarlarında aşkın deveranı başlamış çoktan. Hiç yoktan yaratılmışlığının esrarında sonsuz varına akıyorsun. Ezel ipleriyle bağlanmışsın bir kere. Ebede giden oruç atının üzerinde şahlanıyorsun.
Kahramana şenlik yaraşır, bayram yakışır. Nefis harbinin ganimeti, âşığa yâr sofrasıdır. Rızkını bir tastan yemeği diler sevdiğiyle. Onsuz lokmalar tıkar yolları. Ne yana sapsa çıkmazdır, geçit yok! Yâr tabağından başka yerde damağa tat yok! Oruç, tadın oluyor senin, anlıyorsun. Lezzetin, nimetin oluyor. Oruç, sevdiklerini birleştiriyor, bir sofrada topluyor âşıkları. Kalbinde toplanıyorsun, duyguların omuz omuza diziliyor safa. Kâbe’nin beyaz ihramlısı oluyorsun, oruçla sâfiyet kazanıyorsun. Dalgınsın ey deli gönül; belli ki aşka dalıyorsun.
Yücelerden geliyor sesli davet, okunuyor ezan. Sen ezanla okunuyorsun.
Ey Allah’ın âyeti, gök sofrasına bekleniyorsun!