| |
> (Musa Hûb) |
|
Kalpler sevgi ve bağlılık bakımından ilk günkü gibi taze ve sağlamsa şayet, sevgili için her şeye katlanmaya değerdi. Çünkü kördüğüm olmuş kalpler, birbirinden hiç ayrılmazlar, ayrılamazlar. Bir eş için de herhalde sevgiden sonra en önemli olan husus, bağlılıktır, vefadır. Rasul-i Ekrem de, hanımına “Seni seviyorum.” demiş, nasılını da “Kör düğüm gibi” sözüyle ifade etmiştir. Sahabenin müçtehid fakihlerinden olacak olan Sıddîka binti Sıddîk Hz. Âişe-i Hümeyrâ validemiz, anlayacağını anlamış, bütün aşkı bir kördüğümle işareti yeterli bulmuştur. Belki çok söz, bazen özü de hırpalıyor, eskitiyor, değersizleştiriyor. Kördüğüm halinde birbirine kenetlenmiş sevgi(li)ler, adeta açılamayan esrârlı bir sanduka gibi mahrem-i mahfuz olarak varlık sahnesine arz-ı endam ederler, hazinelerini ağyar gözüne aralamazlar.  |
 |
> (Afyoni) |
|
Acısı olmayanın sevincine inan(a)mam. Hayvanları bile raksettiren bazı sesler vardır ki nice ruhları tesiri altına alamıyorsa vay o zümrenin hâline! Pâdişâha hürmet ederim. Halka hizmet ederim yine ben. Hakk’ın âciz kulu , ümmetin çokça buûdu olamayacaksam vay yine benim hâlime!
Nâhil-i Benî Hilâl'e vardıklarında Arap kabîlelerinin sadece birisinin içinde(n) sîyâhî (bir) çocuk çıkıvermişti. Terennümünden dolayı olmalı bülbüller susmuştu, çağlayan çağlarla beraber hayvanlar bile çoşmuştu. Aceb o karşıda duran irticâcı neden kem sözlerini bırakabilecek bir yer arıyordu? Hayat bir masaldan mı ibâret ? Yoksa…. ? Masal nedir? Mesel necidir? İs'el!  |
 |
> (Ahmet Solmaz) |
|
Bir zamanlar uzak diyarlarda kışı çetin geçen bir ülke varmış. Öyle ki kış çöktü mü civar ülkelerle ve topraklarla bütün ulaşımı kesilirmiş bu ülkenin, bu yüzden de kimse çıkmazmış bu ülkeden, uzaklara gitmeye cesaret edemezmiş hiç kimse. Hal böyle olunca insanlarının kendilerine has bir kültürü oluşuvermiş, insanlar hep anne babalarından gördükleri şeyleri yaşar, onları örnek alır ve onları çok severlermiş. Ama yeni yetişen gençlerin de akıllarının bir ucunda hep dağların ötesindeki ülkelere karşı bir merak olurmuş, bir şekilde oraları görme istekleri oluşuverirmiş işte.  |
 |
> (Alper Selçuk) |
|
Biz rasyonel devinimler sokağına uğramaktan kaçınan siyasetçi, şair, düşünür ve bilim adamı müsveddelerine sahip bir ülkeyiz. 17. Yüzyılda başlayan çeviri bilim ve düşünce eserleri hastalığından sonra, Cumhuriyet dönemindeki yeniliklere rağmen birşey geliştiremedik. 86 yıldır aynı yerde sayıp duruyoruz. En son teorimiz Güneş Dil Teorisi; o da batı medeniyeti karşısında yaşadığımız antropolojik ve etnografik bir sıkıntıdan sonra ortaya çıkmıştır. Üniversitelerimiz bir sürü baston fikrin kullanıldığı yeni ve özgün hiçbir önermenin bulunmadığı tezlerle elde edilen akademik kariyer pırpırlarına sonuna kadar açık. Tartışmak yok, üretmek yok; dünden geleni aynen ve değiştirmeden yarına taşımak bağnazlığı çelik örümcek ağları gibi her yeri sarmış durumda.  |
 |
> (Bilal Atış) |
|
Filimler, müzikler, en baba kitaplar
Bir tık ile iniyormuş diyorlar.
Sevgilinin ipeksi dokunuşunun huzuru,
Bir kız çocuğunun büklüm büklüm saçları
İner mi? Ya da İzmir’deki kardeşinin
Hasreti bir tıkla diner mi?
Ben kendimde olmadıkça,
Ben, ben olmadıkça yani…  |
 |
> (Bilal Can) |
|
doldur avuçlarımı/
içimin hastalığından telef olmasın/
sabahların/
ellerim kalkınca arz/
titrer dilim kırpılan/
kuşlar kanatlarını bırakınca/
sabah çiz karanlığa/
merhametin ayasından/
çıkar yol serin,/
çoğun sözünden arın!/
kalbim pas çözerken niyazda/
gözlerime inen şafaktır acil/
sezinledim/
gözlerim sebebin dur’unda/
çakılırken geceye/
isra.  |
 |
> (Birol Topuz) |
|
İnsan, akıl, kalp, vicdan koridorlarında dolaşan bir varlık. Beş duyusuyla algılayan, aklıyla yorumlayan, kalbiyle onaylayan ve dahi vicdanıyla hayatına yol tutan bir cevher. Sahip olduğu bu değerlerin bütünüyle o, istikamet yolcusu. İyi yanı her daim ağır basar onun. Bu cihan itibariyle o, bir nevi iyilik avcısı. Sahip olduğu her ne varsa terkisinde, nihayetinde bu metanın, iyiliğin yoluna kullanır insan onu.  |
 |
> (Cahid Sinan Belhi) |
|
Evet... Hazır olan için ölüm; selam durmaktır Azrail(as)’e.. ‘Hoşgeldin! Ben hazırım-hadi gidelim!’ deyip herşeyi olduğu gibi bırakıvermek; (sorgu-sual-mahşer..) sonsuz devam edecek taptaze, capcanlı gerçek bir hayata yelken açmaktır... Ölüm; hayatı boyunca dünyada misafir olduğunu bir lahza bile aklından çıkrmayıp herşeyin emanet olduğu, emanet olunanların bir gün sahibine iade edileceği düşüncesiyle itaatli bir asker gibi yaşanılan kervansaraydan uyanıp-kalkarak şu anda düşünce ve davranışlarımızla yapılmaya devam edilen evimize girmektir. Ölüm; Efendimiz(sav)’in; ‘Nasıl yaşarsan öyle haşrolursun’.. ‘İnsan sevdikleriyle beraberdir’ nurlu beyanları gibi daha nicelerinin o saniyede, nasıl ayan-beyan karşımıza gerçek olup çıktığını görme anıdır!  |
 |
> (Cemile Gözde) |
|
Deniz dalgalarıyla dövüyor kıyıları/
Martılar süzülüyor,/
Süzülüyor ve çığlık atıyorlar,/
Yalnızlığımla mustarip./
Ve ben,/
Sürekli izliyorum boş kayıkları.  |
 |
> (Cevat Benar) |
|
Mekân ve zaman içindeki yolculukta her yaratılmış varlığı bekleyen bir son vardır: Ölüm. Ölüm yeni bir dirilişinde başlangıcıdır. Irmağın ölümü denizlere, okyanuslara varmasıdır. Doğuşundan itibaren verdiği büyük mücadele yeni bir safhaya varmıştır. Irmak süzülür, dolanır, barajlarda bekletilir ama kesintisiz son kendini bulur… Dağlardan, ovalardan, köylerden, şehirlerden, ülkelerden… Kıvrılır, aşar; gelir. Bu akış bir sonuca varmak iştiyakını da hızlandırır. Her başlangıcın bir sonu vardır. Çıkan bir sonuca varmak ister. Her arayışın bir vuslatı vardır. Daha büyük alanlara ulaşmak, kıtalar dolaşmak, coşkun dalgalarla birlikte yeni kıyılara ulaşmak… Deniz yakındır… Dünyayı kucaklamak ve yeniden tanımlamak içim bu varış zorunludur. Her var olan bu arayışlara mahkûmdur.  |
 |
> (Cihat Albayrak) |
|
Edebiyat ürünleri, yazarlar, farklı insan profillerine hitap edebilecek bir ses ve üslup zenginliğine, içeriğe sahip olmalıdır. Özgürlüğe masum tanımlar yapıp hala ve habire ezilmişliklerden dert yanmak yerine, insanların birey olarak, doğuştan sahip oldukları hakları her gece yeniden gözden geçirmek gerekiyor sanırım. Her insanın ötekini bilme ve tanıma hakkı vardır. Edebiyatta iletişim ‘taraf’ların birbirine bakış açısını genişletmesi ile artacaktır.  |
 |
> (Cüneyt Eren) |
|
1. Hadis: ( إِنَّمَا اْلأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ ) -Ameller ancak niyetlere göredir[3].
Niyet İslam dininin üzerine en fazla vurgu yaptığı ve bir sırr-ı esası olan hususların başında gelmektedir.’ Yapılan amel niyet ile şekillenir. Ahmed b. Hanbel ehemmiyetinden dolayı bu hadisi dinin üç temelinden biri kabul etmiştir. Dolayısıyla birçok hadis uleması bu hadisi kitaplarının başına alır. Hadisin başında yer alan ve hasrı ifade eden ‘innemâ’ edatı da özellikle bu manaya işaret etmektedir. Dolayısıyla bir insan spor maksadıyla namaz kılsa, zayıflamak için oruç tutsa, malını gösteriş için sarfetse bu yaptıklarının karşılığını ibadet olarak göremeyecek, hatta sorumlu bile olacaktır. Zira bütün bu hareket ve davranışlarını ibadet hâline getiren, insanın niyeti olup, muamele amele göre cereyan edecektir.  |
 |
> (Emine Yavuz) |
|
ceplerin dolmuş çocuk,
ruhuna taşıyor taşıdıkların,
çıkar cebinden nefretini çocuk…
karanlığa inat, saç sokaklara…
sapanına tak, taş yerine,
fırlat dağa-taşa!
gözyaşınla temizlenecekse kalbin,
ağla/ma/ çocuk!
sevgiden ağla/ma/…  |
 |
> (Emine Batar) |
|
Asumana serpilmiş yıldızlar birbiriyle hasbıhaldedir… Ay onların uzaktan gelen sedalarına kulak kabartıp gülümser. Ne denli süslü de olsa gece gecedir, karanlığı gönle düşer. O vakit müzmin bir hastalık tutar beni ve hırpalar; yaşam diye taşıdığım hücreleri, hırpalar… İyiyi kötüyü unuturum. Düşmüşü kalkmışı, sevmişi kızmışı… Unuturum… Ben diye biri dolar içime. Saçları yüreğime değer, değdikçe kendimi unuturum…  |
 |
> (Fatma Yüksel) |
|
Pusulasını kaybedenler, yanlış bilet alanlar, arkadaşını yarı yolda bırakanlar içerisinde etrafı seyrederiz. Bizlere sunulan nimetleri tefekküre dalarız. İsyankâr kullara bazen buğzeder, bazen emredileni hatırlatır vb. gideceğimiz vasıtaya binerken biletimizin olması gerekirdi, biletsiz yolcu alınmazdı, bileti olmayan binerse yarı yolda indirilirdi ve diğer yolculara göre gerilerde kalırdı o yolcu. Gönderdiğin selamını aldım ya resulallah bu da benim biletim olur mu acep?  |
 |
> (Eylül Aydan) |
|
Nefes almak istiyorum. Dünyada. Dayanılacak üç beş nefes… Katlanılacak üç beş sınav… Hiçbir şey yolunda değil, işleri yoluna koymak benim işim değil. Yaşanılası yer değil burası. Zaten yaşayasım da kalmadı. Genişledikçe etrafım, daralıyorum. Kalabalıklaştıkça çevrem, yalnızlığa kapanıyorum. Susuyorum; ne güzel söyledin denildikçe, küsüyorum; kâğıda, kaleme iyi yazdığımı zannettikçe…  |
 |
> (Fâtıma Zehra Merinos) |
|
Seni dar kafeste mahpusken buldum. Demir soğukluğunda geçen günler gibi. İki yakası birleşmemiş, iki ucu belirmemiş. İkiden fazlası yok, ikiden azı yalan. İkindiden kalan mübhem hatıran… Her yeni günle avunan, giren geceye gün olan. Kafese dökülmek değil sadece, çırpınmanın bir noktada dönüş sehpası. Eller tetikte, kurt değil kalp vadisi. Kalıbından sıyrılabilen sayısız tayyare. Gözyaşı ağırlığında bir kutsama. Avucunda çekilsin yıldızlar. Neyse ki, daha sabaha var, erersin. Dizilircesine otuz üç kere, hedeftesin…  |
 |
> (Fikriye Turan) |
|
Bir zamanlar kendimizle savaşlarımızın yegâne galibi iken, şimdi ‘bu sefer de olmadı sonra inşaAllah’ der olduk.
Başarılarımızı geçmiş tozlu raflarında acı bir deneyip görür olduk. Ve yenilgilerimiz her daim yüzümüze çarpıldı. ‘Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’ deme basiretini bile gösteremedik.  |
 |
> (Filiz Konca) |
|
Allah’a itaat, peygambere itaattir; peygambere itaat, Allah’a itaattir. Allah ve Resûlünün arasını ayırmaya kimsenin hakkı yoktur. Ben Allah’a itaat ederim, Allah’ın kitabına itaat ederim ama Resûlüne itaat etmem, Resûlünün sünnetine itaat etmem demeye hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Allah’a itaat Onun kitabıyla mümkündür, Resûlüne itaat onun sünnetiyle mümkündür. Şu anda dünya üzerinde Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de vardır. Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de dimdik ayaktadır.  |
 |
> (Handan Everest) |
|
Yol sıkıntılıdır, zorluklar beklemektedir her bir kutluyu, zaman içerisinde yürüyerek asılan yollar artık uçaklarla, trenlerle, arabalarla aşılır olsa da, yolculuk yine de bir eziyettir sahibine. Aslında yoktur ulaşılacak mekânın neresi olduğunun önemi, yol O’na eriştirdikten sonra, iklimler, coğrafyalar, önemini yitirir o erlerin gözünde. Kışın dondurucu soğukları ile yazın yakıcı ateşi birdir onlar için, ne susuzluk, ne açlık çevirebilir yoldan onları. Bir mekâna ulaşmış olmak bir başlangıçtır, o andan sonra yaşanacak imtihanlar zincirinin sadece ilk halkasıdır yolculuğun neticelenmesi. Varılacak yerde belki daha da büyük zorluklar beklemektedir.  |
 |
> (Levent Çakıroğlu) |
|
Kuruluyor yeni bir dünya, gözyaşı ile. Kuruluyor yeni bir dünya, verilen nice emeklerle. Kuruluyor yeni bir dünya, sönen ümitleri yeşertenler ile. Kuruluyor yeni bir dünya, doğusu batısı ile...
Kuruluyor yeni bir dünya, yağarken rahmet yağmurları ile. Kuruluyor yeni bir dünya, hasretten bekleşen sinelere muştular ile. Kuruluyor yeni bir dünya, hüzünlü gurbeti sevindirenler ile. Kuruluyor yeni bir dünya, belki de ğayb ve şahadet âlemindekilerin alkışları ile...  |
 |
> (Mahmud Celal Özmen) |
|
Zira bir Müslüman bilir ki; Annenin hakkı saymakla bitmez ve annenin hakkı ödenmez. Dünyaya yeni gelen küçücük gözler en önce anneyi görür ve ilkin annenin kokusunu alır. Yürümeyi, konuşmayı, gülmeyi anneden öğrenir insan. Anne fedakârlığın, cömertliğin ve şefkatin timsalidir. Hep verir fakat karşılık beklemez. Merhamet sembolü annelerin tek bir nefesi bile ödenemez. İslam'dan başka hiç bir sistem anneye bu kadar değer vermemiştir ve onu bu derece yüceltmemiştir. İslam çerçevesinde anneye hak ettiği karşılık ne bir hediyeyle verilebilir ne de bunu yapmaya güç yetebilir.  |
 |
> (Mehmet Kızılay) |
|
Zor severiz. Zorla güzellik dilemeyiz. Ama güzelliği diler ve o yolda karşımıza çıkacak zorluklara karşı yüreğimizi en kesici tarafından bileyerek ruhumuza çekinmeden teslim ederiz. Zor güleriz. Ağlamanın tarihçesini yazgılarımızdan çalarak destanlaştıranlar, ağladığımız için zor güldüğümüzü gözden kaçırırlar. Ağlarız evet, ağlamayı da bir başka severiz. Biliriz ki, ağlamayı beceremeyenlerinin gülmeye hakkı olmaz. Ağlamayı bilmeyenlerin acıyı tanıma iddiası olamaz. Ağlamayı bilmeyenlerin yılkı acılar karşısında pervasız dönüşler, ümitsiz kısırdöngüler dairesinden dışarıya tek bir adım dahi atamazlar. Ağlamayı bilmeyenler mutluluğu da asla bilemezler. Biz zor mutlu olmayız. Bir yanımıza mutluluk çalındı mı, gözyaşını da zoru da aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Birilerinin mutluluğuna sebep olacaksak sefere çıkmak için hiçbir engel kalmamıştır.  |
 |
> (Ömer Ekinci Micingirt) |
|
Gazve-i Hudeybiye, mucizeyi bahire,/
Heybetli polatların, nefesi, marşı mehter,/
Hikmet dolu edayla, evvele ve ahire,/
Aşk saçan atlıların bestesi, arşı mehter...  |
 |
> (Mustafa Kurt) |
|
İnsan; yerine getirmesi gerekli bazı mühim vazifeleriyle birlikte, bu vazifelerini yerine getirebilmesine zemin olması için de var edilmiş bir kainatta yaratılmıştır. İnsanın, bu dünya hayatındaki o mühim vazifelerinin başında ise; taatte ve kullukta çabalamak suretiyle Yaratıcısının esmâ ve sıfatlarına âyinedarlık yapabilmek gelir. Murâd-ı İlahîce; insandan ‘emrine ve emanetine' verilmiş bulunulan bir kainatta, şuur sahibi olmasının da bir gereği olarak, kemalata ulaşabilmesi beklenir…  |
 |
> (Sare Nokta) |
|
Yüreklerimiz ki kaygan zeminlerin yolcusudur. İnsanoğlu bazen muhtaç olduğunu sever, bazen de kendine muhtaç olanı… bazen de hiçbir karşılık beklemeden sever; her şeyine rağmen sever. Bitmeyen bir aşk’la bağlanır yüreğinin rengin(d)e..Muhtaç olduğuna olan aşk, insanın doğasındandır; bir yoksunluk, bir sığınma ihtiyacıdır. Oysa kendisine muhtaç olana olan aşk, benliğine, kendi var’larına olan bir tutkudur; insanın bu kaygan zeminde ayaklarını kaydırıverir.  |
 |
> (Seda Atmaca) |
|
Gurur kapına gelmişti/
Bayrama soyunmuştu küskün bağlar/
Ve asık suratlı dağlar güneşe yol vermişti/
Sözde düğüm yoktu artık/
Kapanan sayfamız yeniden açılmıştı/
Silinen yazımız yeniden yazılamaya başlamıştı/
Tükendi sandığım kalemim tükenmemişti aslında...  |
 |
> (Seher Ortaöner) |
|
Ve değişmiyor hanedeki hal'ler./
Bir başka hal oluyor;/
İçte yara bırakan ''o hal'ler''.../
Lakin seyirtip duran kısık başköşeler,/
Bilmiyorlar ki hal'lerini!/
Ve bilmiyorlar zamanın kendilerinde,/
Ve varlıklarındaki bıraktıkları ''o hal'i''!  |
 |
> (Sezer Çalışkanoğ) |
|
Sarsılmış bir oyunun/
Kuşatılmış oyuncusu/
Ağlamakta zorlanıyor.../
Kesip atılmış bir yaranın/
Çiğnenmiş zerresini paylaşmakta/
Yamyamlar çatışıyor...  |
 |
> (Veysel Türk) |
|
Yazının nihai kısımlarında yapılması gereken tahlili başta yaparak konuya girmek istiyorum. Mahlûkatın çeşitliliği Sân-i Zülcemâl'in, Hâkim-i Zülkemâl'in esmâsının tenevvüünden kaynaklanır. Bu esmânın tenevvuu ise mahlûkatın da çeşitliliğine ve kesretine sebeb olmuştur. Çünkü her isim ayrı ayrı mazhar isterler. Bu nedenle insanoğlu da sûreten ve sîreten çeşit çeşit halkedilmişlerdir. Her insan ayrı bir alem gibidir. Huyu, mîzacı, karakteri,yani sîreti farklı farklı olduğu gibi; dış görünüşü olan sureti de farklı farklı yaratılmıştır. Her ismin, mazharlar vasıtasıyla tezahür edebilmeleri için bu alemde çeşitlilik ve kesretlilik vukuu bulmuştur.  |
 |
> (Yüksel Acar) |
|
Duymaksa sesini çölde iken pınarların/
Düşünmekse yücelerin yücesini/
Sevdikçe sevmektir onun sevgilisini/
İman, sevdiğini düşünmek; düşündüğünü sevmek/
Ve.. duyumsamanın en ziyadesidir inan!  |
 |