| |
> (Musa Hûb) |
|
“Ramazan ayına saygı gösterin, ondan korkun! Çünkü o, Şehrullah’tır (Allah’ın ayıdır)…” buyurmuşlardır.[1] Daha pekçok sebepten dolayı çok büyük, çok derin bir saygıya layıktır, hakiki bir hürmete müstehaktır. Çünkü İslam şeâirine hürmet, Allah’ın emridir. İslam şiarlarına hürmet ise farzdır, bu farza riayet sırf hayırdır[2] ve bu hürmet, kalplerin takvasındandır.[3] İslam şeâirine hürmetsizlik ise dinen haramdır, yasaklanmıştır.[4] Mübarek zaman dilimlerine saygı göstermek ise, önce o vakitlerde günah işlememekle olur; asgarîsi budur.. sonra o vakitleri ibadetle değerlendirmekle olur; ibadetler de, iman derecesine göre az veya çok olur.  |
 |
> (Afyoni) |
|
Arş arş sınır tanımazcasına hicret edenlerin Ensar’ı Hz.Muhammed’dir (s.a.v) ! O halde aradığımız bu değil miydi ?! Bizde hicret etmek isteriz Hz.Muhammed’in gönül beytine ! Ve keşke o yolda bize talim ve terbiyelerinden ders kalsaydı. Zira O Yüce Pâdişâhın karşısına çıkmadan önce edeb ve adabı , ilim ve irfanı, kalem ve kelâmı, hatib ve hitâbı iyice özümsememiz lazımdır ! Buna rağmen hatalarımız, günahlarımız, kahr içinde sefalarımız olacaksa onların ellerine yapışalım ve bizlerin Allah Rasulu’nun (s.a.v) huzurunda yaramaz körpe cahiller olduklarımızı söyletip bizler içinde af dilenmelerini intizar edelim.  |
 |
> (Bayram Kusursuz) |
|
Nereye bakmalıyız öyleyse! “Ufka bakmak ve bazı şeyleri iyi görmek gerekir. Meselâ, ilim, teknik, sanat ve medeniyet alanlarında Batı’nın ürettiklerini takdirle karşılayıp baş tacı etmek lâzım olduğu kadar, Avrupa'nın ihtiyarladığını hatta Amerika'nın da bir ölçüde yaşlandığını görmek lâzımdır. Bugün için semada parlayan bir güneş gibi görünüyorlarsa da bu güneş guruba (batmaya) yaklaşmıştır. Türkiye ise şafak emareleri ufkunda parlamaya başlamış, yeniden diriliş süreci yaşayan, dinamik ve genç bir devlettir. Onların göz almakta olan parlaklığına değil, yeni parlamakta olan ve gelecekte parlaması muhtemel şeylere bakmalıdır.”  |
 |
> (Birol Topuz) |
|
Ruhumun diğer yarısı o. Herkesin terkisinde az çok olan, fakat hakkıyla herkese nasip olmayan akçe. Zordur her kul için Gar-ı Yar (radıyallahu anh) nispetinde bir yoldaş bulmak zira. Keyfiyet ve kemiyet dengelerini alt-üst eden değer o. Herkesin alay ettiği dönemde, tek başına ‘O dediyse doğrudur’ diyen tek, galiptir nice topluluklara hem de Hak katında. Sevgisiz dostluk fehmi, dikensiz güle eş, o nispette zor ve de imkansız. Karşılıklı anlayıştan yoksun dostluk virane. Dostta faniyet anlayışıdır ki onun ebedi yanı.  |
 |
> (Bilal Can) |
|
yine de
tene yöneldim. püsküren
bir yanardağ gibi
lav akıttım her yanımdan
öleyim diye isteğimden önce
sonra da
cana kesildim alevli
bir nikap ararken
sivri demirler
batırdım sayfalara.
ol tabib
ver sözümü.  |
 |
> (Burak Cem) |
|
Eksilerek yaşıyor zamanı
Ve eksilince yaşlanıyor insan
Belki de bunun için
ölüyor;
ölmeyi kendine vazife sayarak..
Ölünce zahirden sesler de tükeniyor
Derinlerden uğultuya kapanarak
Kapanıyor olup bitenlere
Bir büyük endişeyi de yanına alarak..  |
 |
> (Cevat Benar) |
|
Şimdi bunlara,
Yıkılan evler, çadırlar, yollara düşen insanlar
Feryatlar, gözyaşları, acılar eşlik ediyor…
Göçmen kuş cıvıltılarına
İnsan feryatları,
Acı iniltileri
Yürek yakan ağıtlar karıştı.
Sararan yaprakları enkaz tozları örttü.
Düğün kornalarının yerini ambulans sirenleri
Stadyumda sevinç çığlıklarının yerini derin bir hüzün aldı.
Enkaz yığınları yükseldikçe yükseliyor.  |
 |
> (Cüneyt Eren) |
|
O da sevmişti yakışıklı delikanlıyı. O da güzeldi. O da güzel bir yürek taşıyordu.
Saf, duru, katıksız bir sevgiydi onların sevgisi.
Hani o anlatılması güç olan türdendi bu sevgi. Hani sızı olan yürekte. Tarifi yapılamayan yüreğin, derinliklerinde sır olan sevgi.Çok sevmişlerdi. Gördükleri anda sevmişlerdi. Eskiyen yılların ardından, gördükleri ilk anda vurulmuş, eskimeyecek bir sevgiyle sevmişlerdi.  |
 |
> (Fatma Yüksel) |
|
Deveran edip dururken dakikalar, gidenlere ağlarız hep gidenler giderken. Çark-ı feleğin altında yaşanan acılar, sevinçler, gülmeler, ağlamalar, sevmeler, darılmalar ve dahası. Kimselerin görmediği, kimselerin bilmediği şeyler döner. Dertleri dağlar kadar olup ta şifa dağıtan gönüller gezer. Yüreğine gizlediklerini sır edipte sır olup giden yürekler gezer.  |
 |
> (Fâtıma Zehra MERİNOS ) |
|
Ey merhamet ipi! Ateşdîde yanışlarıma yakınlaş. Hapsime beraat ver, düşsün davam aşk kayıtlarına. İlâhîce bir makamdan icra edilsin ayrılık nota nota. Aşk hatırına iftirâkın her hecesi kudsî. Neydi bütün aklıma takılan muamma? Beni perişan eden, ömrümü kemirerek dişleyip tüketen? Her anıma yazılmış bir hesabı ödemek fikri, fakirlikten ziyade yoksul etti beni. Derunum boşaldı ortalıklara. Zîr ü zeber ahvâlin kırık havasında, gelesin diye bekledim. Bekledim dedim ama beklediğimi dahi bilemedim. İnsan neyi beklediğini bilmiyor çokça. Gelecek olana ülfet, gidecek olana uğur ola; böyle açıldı o eşsiz yara. İp, yaraya dokundukça acır mı? Merhametin devasıdır iyi gelecek devasa hummaya.  |
 |
> (Filiz Konca) |
|
Tabii bu emir sadece Rasulullah Efendimizin kendi dönemiyle, kendi hayat süresiyle sınırlı değildir. Rasulullah Efendimizin Müslümanlar adına aldığı kararlar kıyamete kadar geçerlidir. Rasulullah Efendimizin sünneti kıyamete kadar bizim için bağlayıcıdır. Allah’ın Resûlü kıyamete kadar tek otorite insan olarak kalacaktır. Bir insanın gerçek Müslüman olup olmadığına bu otoriteyi kabul edip etmediği, bu otoriteye itaat edip etmediği belirleyecektir. Ona itaat edenler mü’min, itaat etmeyenler de kâfir sayılacaktır.”  |
 |
> (Levent Çakıroğlu) |
|
Öyle bir Miraç Gecesi’ne varışımız vardı ki; Ramazan ayındaydık sanki o akşam iftar sofrasında. Ruhlarımız o gece belki Ramazan’ı Miraçlaştırmıştı uhrevi dünyamızda. Öylesine bereketliydi ki her şey, “rahmet” işte ben evveli müjdeliyorum diyordu içinde bulunduğumuz atmosferde. Gece yeni başlıyordu aslında. Mevsimde yeni başlıyordu. Hissediyorduk “farklı bir mevsime” doğru yelken açan halet-i ruhiyyemizin günah deryalarından yelken alışını. Ve acziyyetimizi hissediyorduk gecenin son demlerinde sunarken tesbihimizi...  |
 |
> (M.Sait Konar) |
|
Yaratıcısının gösterdiği rehberlikten uzak kalan insanoğlu varlığın anlamını bulmada eksik kalacak ve hayatı güzelce yaşamakta kusurlardan kurtulamayacaktır. Her şeyi var eden ve her şeyi bilen Sonsuz Varlığın hazır bir iksir gibi sunduğu bilgiden ve doğru rotadan mahrum kalan biçare insan kendi kısır bilgisiyle iki cihan saadetine ulaşamaz. Olsa olsa sadece bu dünyada batınî elemlerle dolu zahirî bir saadet yaşayabilir ancak.  |
 |
> (Mahmud Celal Özmen) |
|
Asıl anlaşılması gereken de işte bu yanılgı ya da yanılgılar toplamıdır, zira namazı nasıl ki kılınması için başkasına havale edemiyor isek diğer hükümleri de geleceğe ve başkalarına havale etme yetkimiz yoktur. Bu yük istesek de istemesek de omuzlarımızdadır. Bize kalan ise sadece ve sadece bir seçimdir… Hükmün muhatabı olduğumuzu unutamayız. Çünkü unutulmamalıdır ki, yerine getirilmeyen her hükmün yerine başka bir hüküm uygulama alanına girmiştir ve dolaylı da olsa yapılmayan bir işin yerine ertelenerek ya da geçiştirilerek yapılan bir başka işin ecrine talip olunmuş böylece de bir başka ecirden vazgeçilmiştir…  |
 |
> (Meftun–ı Gül) |
|
Müslümanlar birbirini korumalı, gözetmeli yardım elini uzatmalıdır.
Kişi, sadece kendi cemaatinden, tarikatından, derneğinden, yöresinden, mahallesinden olanlara, karındaşı olanlara böyle yaklaşmamalı. Din kardeşliğiyle bağlı bulunduğu bütün ‘büyük ailesi’ni böyle kucaklamalıdır.
Fakat yetiştirilme tarzımızla, modern hayata ayak uydurma adına öğrendiklerimiz çakışınca davranış alaboraları yaşar olduk.  |
 |
> (Rasit İsmail) |
|
Onca sistemler, felsefeler, çabalar, hepsi hiçe çıktı. İnsan aklı insanı anlayamadı. İnsan aklından hiçbir yardım göremedi. Çırpındıkça daha da beter battı. Halbuki akıl yardım etmek için vardı insana… Yüzme bilmeyenin çırpınması onu daha da batırır ve boğar. Yüzme bilen ise hiç çırpınmadan durur suyun yüzeyinde. Akılcılığın elinde akıl yüzmesini bilmeyenlerin kol ve bacakları çırpındıkça batmasına sebep oluyor. İnsan yüzme öğrenmek yerine derya ya atılıp çırpındı, aklını kullanıp çırpındıkça yine battı…  |
 |
> (Sare Nokta) |
|
mükerrer hüzünlerle gelir güneş, leylimin seherine,
kelimelerin hıçkırıklarına boğulmuş sessizlik
ve ahirinde duaya bürünmüş nefes…
ey yakınımdaki can acım,
hiç bir söz kıymadı benim yürek mâbedime,
sessizliğim hiç bu kadar yakınlaşmadı isyanın bahçesine…  |
 |
> (Sezer Çalışkanoğ) |
|
Sistemsiz ve istemsiz yaktığın ateşlerde
can verebilmelisin
Sürtündüğün toprakların, terazisinde
ağır gelebilmelisin...
Yansıyan tedirginliğine inat...  |
 |
> (Sümeyra Demir) |
|
Muradımız, muradının gölgesinde nazenin bir çiçek… Muradımız, yaprak yaprak ümitlerimizi arz ediyor sana… Gözyaşlarımızla suladık nicedir ihtimamla… Senin ne vereceğini bilmeden istedik, yine istedik… Asla ümit kesmedik, hep istedik seni…
Muradımız Sensin! Arzumuz Sen! Dileğimiz Sendin, hâlâ Sen! Aciz ellerimiz, yok kadar boş… Ne istersek isteyelim Senden, isteklerimizin sonu Sende sonlanır… Baştan Seni isteyelim biz… O gün için isteyelim…  |
 |
> (Ümit Demir) |
|
Sonuç olarak tasavvuf yolunda gitmeye çalışanlar sadece kitab ve sünnet ölçüsünde, sahabelerin ve Allah dostlarının hayatları denkliğinde İslam’ı yaşamaya çalışır. Zühdleri, fakrları, hüzünleri hep insan-ı kâmil olma yolunda aşamalardır. İnsanı, hani cihad vakti, feragat vakti geldiğinde "ama benim bağım bahçem var, ama benim çoluk çocuğum var, ama benim güzel maaşlı bir işim var" bahanelerinden hatta belki şirklerinden uzak tutup da dost "haydi" deyince "nereye" diye sordurtmayacak ruh haline kavuşturmaktır amaç!  |
 |